Yine sen yabancı ondan ürk.
Ki değildir tekin yamandır Türk,
Ellerin görmedikçe itliğini,
O bırakmaz bugün yiğitliğini.
Isırırlarsa ansızın kudurur.
Yıldırım yağdırılsa karşı durur.
Abdülhak Hamit Tarhan
KATRANCI MEHMET PEHLİVAN
1899… Fransa… Foli Berjer spor salonu…
Tıklım tıklım dolu salonda seyircilerin kulakları sağır eden vaveylaları arasında bir Türk babayiğidi heybetli bir şekilde ağır ağır mindere doğru yürüyor. Koca Yusuf’un salonları Fransızlara ve envâi çeşit milletten güreşçilere dar ettiği zamanların üzerinden çok fazla geçmiş değil. Ağır vücudu ve pehlivan endamıyla salına salına yürüyerek göz kamaştıran Türk yiğidi seyircilerin abartılı tepkilerine kayıtsızdır. Erkekçe, cengâverce salınarak yapılan bu yürüyüş Fransız gazetesi Velo tarafından: “Gergedanın ağır yürüyüşünü andırıyor” denilerek tasvir edilecektir. Bu ihtişamlı yürüyüş salondan büyük alkış alıyor lâkin kimi hayranlık, kimi haset, kimi nefret dolu bakışlar da pehlivanın toparlak yüzünü adeta yalayıp geçiyor. Mâlûm devir Türk düşmanlığının Avrupa’da moda olduğu sancılı bir dönemdir. Bir sirk gösterisini izlemeye hazırlanırmış gibi görünen bu tuhaf kalabalık önünde güreşmek bu heybetli yiğidin içini buruyor.
Nerde Kırkpınar’ın yeri göğü inleten davul zurnası? Cerbezeli maniler okuyan bellerine Trablus şalı; kafalarındaki fese ipekli sarıklar bağlayan pala bıyıklı cazgırlar nerede şimdi? Nerde kudretli adımlarıyla yeri sarsan o çatal yürekli pehlivanlar…
Pehlivan nihayet mindere geliyor; yüzünü yavaşça o ana kadar arkasına aldığı seyircilere dönüyor. Herkes nefesini tutmuş merakla bu Türk yiğidinin ne yapacağını gözlemektedir. Pehlivan bir dizini yere koyup diğerini yarışa başlamaya hazır bir koşucu gibi bükerek yere eğiliyor. Başını mütevazı bir şekilde öne eğerek, hürmetle sağ elini önce zemine sonra göğsüne sonra da başına götürüyor. Olan bitene bir mana veremeyen çılgın kalabalık bu harekete fena halde bozuluyor. Biraz önceki alkışların yerini yuhalamalar ve ıslıklar alıyor. Salondaki bir avuç Türk’ten başka herkes pehlivanın öteki olduğunu ayrımsıyor o anda. Zira medeniyet denen canavarın henüz bütün dişleri yerli yerindedir. O ana kadar bir gösteri olarak gördükleri manzara seyirci için bir anda bambaşka bir şeye dönüşüyor. Türk’ün selamını bir çeşit dua olarak almış olmaları mümkün. Bunu kendi inançlarına saygısızlık olarak görüyorlar belki de. Kimbilir…
O anda hepsi nefret dolu bakışlarını kusuyorlar ringde rakibini bekleyen babayiğidin üzerine. İçlerinden birkaçı alaycı sözcükler haykırıyorlar, kendilerince pehlivanı küçük düşürdükleri zehabına kapılıyorlar. Protestolar arasında temennasını bitiren pehlivan erkekçe selamladığı bu şaşkınlar sürüsünün aldığı bu yeni şekle hayret etmektedir şimdi. Pehlivan, hal ve hareketlerini yadırgadığı bu insanlarla mesaisinin bir an evvel bitmesini umuyor. Şu cenk bir an evvel başlasa…
Pehlivanın gözüne ön sıralarda biraz evvel seyirciyi selamladığı temennasını taklit eden ve bir sirk maymununu andırır hareketler yapan bir seyirci çarpıyor. Türk’ün asabi yüzü kızarıyor, öfkeden titreyen yukarıya kıvrık bıyıklarının hemen altındaki etli dudaklarının ucuna yakası açılmadık küfürler geliyor. Türk kendi kendine “La havle” çekerek söyleniyor “Abe sen pelvansın be ne uyarsın gavurlara”.
Ve biraz sonra pehlivanın tek kelimesini dahi anlamadığı gürültülü bağrışmalar ve tezahüratlar arasında Fransız güreşçi Honore’nin ismi anons ediliyor. Pehlivanın biraz önceki temennasıyla gerilen Fransız seyirciler, tek vücut halinde Honore’ın arkasındadır şimdi. Fransız güreşçi tek bir hareket dahi yapmaksızın tüm salonu kazanmıştır. Atletik yapılı gösterişli Honore’a farkında değildir ama Fransız güreşçiye ukala Türk’ün burnunu sürtme görevi verilmiştir. Honore, salondakilerin nazarında Garp medeniyetinin Şark’a olan tahakkümünün simgesi haline geliyor adeta. Türk güreşçiye hak ettiği ders verilmeli. Honore nihayet seyircinin coşkulu tezahüratı altında mindere ulaşıyor. İki güreşçi selamlaşıyorlar. Güreş başlıyor. Atletik yapılı Fransız temkinli hareketlerle rakibini tartıyor. Tam bu sırada Türk pehlivanı sanki Kırkpınar çayırındaymışçasına naralanıyor:
-Hayda bre!
Fransız neye uğradığını şaşırmıştır. Korkudan dizlerinin bağı çözülüyor adeta. Kaçmaya başlıyor. 2 dakika boyunca Fransız kaçıyor Türk pehlivanı kovalıyor. Seyirciler dehşet içinde olan biteni izliyorlar. Nihayet kedi fare oyunu son buluyor. Türk’ün hışımla yere çaldığı Honore’nın sırtı minderin zemini ile buluştuğunda sadece 2 dakika 52 saniye geçmiştir. Katrancı Mehmet pehlivan, kalabalığın şaşkın ve korku dolu bakışları arasında yine mutat selamını veriyor, yine heybetli adımlarla bu kez çıkışa doğru yöneliyor. Fransızlar salonun çıkışına doğru ağır adımlarla yürüyen bu heybetli pehlivanın azametli vücudunu seyrederken ister istemez ağızlarda pelesenk olmuş, bir vecize haline gelmiş “Türk gibi kuvvetli” sözünün neye istinaden çıktığını hatırlamak zorunda kalıyorlar.
Anadolu topraklarına iltica eden ailelerden birisi de Katrancı Mehmet pehlivanın ailesidir.
Katrancı Mehmet pehlivan 1854 yılında Şumnu’nun Kadı köyünde dünyaya gelmiştir. Aile önce Bursa’nın Karacabey ilçesine sonradan da Rumeli muhacirlerinin yoğunlukla meskûn olduğu Balıkesir’in Susurluk ilçesine yerleşmiştir. Katrancı Mehmet pehlivanın hayatının son demlerinde Balıkesir Susurluk ilçesine bağlı Göbel köyünde yaşadığı bilinmektedir. Celal Davut Arıbal, Katrancı’nın aile efradının da Yürük Ali gibi Bulgar zulmüne maruz kaldığını ve Katrancı’nın da yine Yürük Ali gibi silaha sarılmak zorunda kaldığını not ediyor. Bu müsademeler sırasında Katrancı bir iki defa zindana atılmış ve zindandan kaçmaya muvaffak olmuştur. Arıbal’a göre Katrancı son derece asabi ve çabuk parlayan bir fıtrata sahiptir. Pehlivan, asabiyetinin sebebi sorulduğunda bunun Bulgar’dan kalma bir huy olduğunu ifade etmiştir.
Yine aynı yazıda Katrancı Mehmet’in oturaklı, efendi bir kişiliğe sahip olduğunu parasını idareli harcayan ama cimri olmayan bir karaktere sahip olduğunu okuyoruz. Katrancı Mehmet Pehlivan hakkında yazılan tek müstakil kitapta yazar Bilal Gürhan, Katrancı Mehmet pehlivanın Kurtuluş Savaşı sırasında mukim olduğu Balıkesir’in Göbel ilçesinde mal varlığının büyük bir kısmını devletin bekası ve yoksulların yararı için harcadığını naklediyor. Yine aynı eserde cömert pehlivanın hanesinden misafir eksik olmadığı da belirtiliyor. Kavasoğlu Katrancı’yı “Okuyup yazmış olsa on numaralık efendi olurdu” diye tarif edermiş Arıbal’ın dediğine göre. Aynı zamanda giyimine çok dikkat eden bir pehlivan olan Katrancı Mehmet için “Birinci Lui çuhasından elbise giyerdi” diyen Arıbal, Sultan Aziz sarayında çok sayıda güreş yapan Katrancı’nın meşhur Aliço’yla yıldızının hiç barışmadığını ve Sultan’ın seryaveri Halil Paşa’ya büyük hürmetinin olduğunu; gıyabında ismini söylerken bile Katrancı’nın elini tazimle göğsüne götürdüğünü ifade ediyor. Yeri gelmişken bu hürmete layık görülen Seryaver Halil Paşa’ya da değinmeden geçmeyelim. Kendisi de bir pehlivan kudretinde olan Halil Paşa, Abdülaziz Han’ın Fransa gezisinde Sultan’a refakat etmişti. Ne var ki keyifli geçmekte olan Paris gezisi sırasında bir sergiyi ziyaret eden heyetin tadını kaçıran bir olay yaşanacaktı. Fransızlar kırmızı çuha ile kaplanmış bir yastığa “Tete Turque” yani Türk kafası adını vermişlerdi. Gelen geçen de bu makinaya bağlı yastığa yani Türk kafasına yumruk atmaktadır. Bu nahoş duruma bir hayli içerleyen Sultan Abdülaziz, yanındaki Halil Paşa’ya dönerek “Halil Paşa göreyim seni, şunlara Türk’ün kudretini göster” diyecek Halil Paşa şöyle bir gerilerek makineye sadece tek bir yumruk atacak ve Fransızların Türk kafası dedikleri makine paramparça olarak sağa sola dağılacaktır. Abdülaziz Han müstehzi nazarlarla olayın şaşkınlığıyla gözleri yuvalarından uğramış şahitlerine bakarak “Bu Türk kafası olamaz olsa olsa Avrupalı kafası olur” diyecektir.

