Kavasoğlu İbrahim
Beşiktaş Akaretler’deki Pomak Ahmet’in kahvesinden içeri giren iki delikanlı, bir süre çevreyi kolaçan ettikten sonra gözlerine kestirdikleri sandalyelere kurulurlar, kısa sürede sohbet koyulaşır, meşhur pehlivanların uğrak yeri olan bu mekânda iki kafadar dikkat çekmek için olacak soranlara “İkimiz de başa güreşiyoruz,” deyiverirler. Delikanlılar amaçlarına ulaşmış dikkatleri üzerlerine toplamayı başarmışlardır. Meşhur başpehlivanlardan Sarı Hafız oradadır, hadiseyi anlatan istikbalin hakemlerinden o zamanlar 19 yaşındaki pehlivan Cemal Yavuz oradadır, ama mekânın en ağır misafiri delikanlıların tam karşısında oturmuş olan hacimli vücudu ve şık kıyafetiyle 78 yaşında olmasına rağmen her an soyunup güreşecek gibi görünen Kavasoğlu İbrahim pehlivandır. Delikanlıların cümlesine “Hey gidi hey” cevabını veren koca pehlivan delikanlıları gücendirmekten endişe ederek “Sakın gücenmeyin” diyecek ama onları bir sınava tutmaktan da geri durmayacaktır.
Koca pehlivan kudretli kollarını sıyırarak mermer masaya dayıyor. Kaşla göz arasında başparmağını yumruk yaparmış gibi içeri büküyor kalan dört parmağını ikiye ayırıp delikanlılara sesleniyor:
“Mademki başa güreşiyorsunuz, ikiniz şu iki parmağımı çekin bakayım!”
Delikanlılar hayretle birbirlerine bakıyorlar. Aynı zamanda meşhur yaşlı pehlivana saygıdan olacak duraksayıveriyorlar. Ama Kavasoğlu ısrarcıdır:
“Ne duruyorsunuz! Siz ekmek yemediniz mi?”
Çocuk gibi azarlanmak delikanlıların zoruna gidiyor, “Günah bizden gitti” diyerek pehlivanın parmaklarına sarılıp olanca kuvvetleriyle asılıyorlar, ama pehlivan bana mısın demeyip aniden elini kendine doğru çekerek yumruğunu kapatıveriyor neye uğradıklarını şaşıran iki yeniyetme pehlivan masaya kapaklanıveriyor.[1]
İşte bu 78’lik delikanlı 1833 yılında Lofça’nın Letniça köyünde doğan Kavasoğlu İbrahim pehlivandır.
antalya escortÇoğu abartılı pehlivan menkıbelerine Kavasoğlu için de rastlıyoruz. İsmail Habib Sevük’ün Türk Güreşi adlı eserinde bunlara numune olarak gösterilebilecek misaller mevcuttur:
“Kavasoğlu padişah başpehlivanıyla güreşeceğini anlayınca “duvar idmanı yapmak için sabah erken kalkıp, misafir olduğu ev halkını rahatsız etmemek endişesiyle, kapısı açık kalmış bir samanlığa girer. Orta yerde damı tutan kalın ana direk böyle bir idmana çok elverişli. Adımlarını genişlete genişlete ana direğe hücuma başlar. Genç pehlivan farkında değil, koca ana direk esneyip sallanmakta, bütün samanlık çatısı yalpalanıp durmaktadır. Damın çardağında yatan bekçi, zelzele var zannıyla aşağı fırlar. Gördüğü manzara üzerine: ‘Vay ayı samanlığı mı yıkacaksın, ne yapıp batırsın böyle?’ diye bağırıyor. İstifini bozmayıp işine devam eden İbrahim cevap verir: ‘Gözün kör mü? İdman yapayrim’ Emin pehlivan, direk idmanile koca samanlığın nasıl yıkılacak gibi sarsıldığını işitince İbrahim’in arkasını sıvazlayıp: ‘Aferin oğlum sende ümid var, fakat hele bir harman yerindeki denemeyi de yapalım,’ der.
Harman yerlerini ezmek için, silindir vazifesi gören, yuvarlak, uzun, iki ucu demirli, öküz koşularak çekilen üstüvanî biçimli merdaneye ‘yuğu taşı’ denir. Emin pehlivan İbrahim’e der ki: ‘İşte bu yuğu taşını havaya kaldırıp yere dikeceksin. Bunu yaparsan anlayacağız ki sen padişah başpehlivanıyla güreşebilirsin.’ İbrahim dış cepkenden başka iç yelek cepkenini de çıkarıp soyunmağa başlayınca Emin pehlivan neye bu kadar soyunduğunu sorduğu vakit İbrahim cevap veriyor: ‘Eh, zorlayacağız o zaman şişerim, cepkenler çatır çutur patlayıverir.’ Yuğu taşı ne kadar zamandır durduğu toprağa iyice yapışıp gömülmüş. Her şeyden önce onu yerinden oynatmak lâzım. İbrahim iki eli ile taşı demirinden yakalayarak esnetmeğe başlar. Taş topraktan kurtuldu; iki kolu ile baş tarafından çeker, taş göğsüne kadar dikildi; şimdi bu uzun taşı dik tutabilmek için onu iyice yukarı kaldırıp küt diye yere mıhlamak lâzım ki taş kendi ağırlığıyla bir miktar yere gömülerek ayakta durabilsin. Genç pehlivan taşı kucaklayıp ‘Ya Hak!’ dedi, taş kalktı, indi, ve oldum olasıya yerde yatıp yerde yuvarlanmakla mükellef olan yuğu taşı, bir de baktılar ki, ilk defa bir sütun halini alarak ayakta dikilip duruyor.”[2]
İşte bu yaman Kavasoğlu Çatalca’nın Ormanlıköyü’nde Sultan Aziz’in başpehlivanlarından Arnavudoğlu Ali’yi yakalayacaktır.
Arnavudoğlu Ali tıpkı Hergeleci İbrahim ve Yürük Ali gibi okkasız ama ele avuca sığmaz pehlivanlardandır.
Bu düğün güreşinde Kavasoğlu İbrahim, meşhur saray başpehlivanı Arnavudoğlu Ali’yi öyle hallere sokmuştur ki Arnavudoğlu’nun mağlup olması işten değildir nitekim Kavasoğlu mengene gibi kollarıyla Arnavudoğlu’nu kurt kapanına almıştır. Padişahın gözdesi başpehlivanın düğün güreşinde isimsiz bir pehlivana yenilmesi ufak çaplı bir krize sebep olabilir, Başlala ne yapıp edip buna engel olmalıdır. Azametli padişahın azarından korkan Başlala çareyi sırtındaki samur kürkünü çıkartarak alelacele, güreşmekte olan pehlivanların üzerine atmakta buluyor. Yıllar sonra Kavasoğlu bu anı Cemal Yavuz’a “Tam işimi bitireceğim sırada birdenbire karanlık oldu. Meğer üstümüz örtülüvermiş” sözleriyle anlatacaktır. Arnavudoğlu, Kavasoğlu’ndan kurtulmuştur. İhtimal Kavasoğlu tam yeniş anında rakibinin elinden alınmasına avını elinden son anda kaçıran bir avcı misali hayıflanmaktadır, ne var ki bu macera güreş tutkunu Sultan Aziz’in kulağına gitmiştir; Padişah, bu delikanlının İstanbul’a getirilmesini emredecek; Kavasoğlu artık saray pehlivanları kervanına katılacaktır.
Bu katılım aynı zamanda Sultan Aziz’in saray pehlivanları arasında Rumelili pehlivanların ağırlığının başlaması anlamına gelmekteydi. Kavasoğlu İbrahim’in açtığı yoldan Kel Aliço Kara İbo, Yürük Ali ve Makarnacı Hüseyin gibi pehlivanlar da yürümüş ve saraya intisap etmişlerdir.
Kavasoğlu İbrahim’e ait çok fazla güreş anlatısı bugüne ulaşmamıştır, ama meşhur yazarlarımızdan Eşref Şefik Baş Güreşler adlı eserinde Keçecili Kasım’la Kavasoğlu’nun güreşine yer vermiştir.[3]
“Kavasoğlu ile Keçeci’nin huzurda imtihanları Çamlıköşk’ün nazır olduğu iç saray bahçesinde şu şekilde cereyan etmiştir:
Güreş bir saat kadar ayakta, müsavi cereyan ederken Kavasoğlu haşininin altına düşmüş, üstelik tek sarmasıyla de yayılmıştır.
Kavasoğlu, büyük bir ümitsizlik içinde, en tehlikeli bir mukabeleye karar vermek zorunda kalmıştı. Keçeci’nin sarmasına yılan sarmasıyla mukabele edecekti. Bu yılan sarmasının muvaffak olması pek güçtü. Çünkü iki pehlivan sarmaş dolaş dönerlerken Keçeci ağırlığını biraz sağdan veya soldan kantarlarda Kavasoğlu’nun kendi oyununa kurban olması mukadderdi.
Güreşten iyi anlayan Sultan Aziz, Kavasoğlu’nun sarmayı boşaltmya uğraşacağına, bacaklarını kısarak daha iyi oturttuğunu görünce heyecanından donakalmıştı. Başyaver de, efendisi gibi Kavasoğlu’nun ne fikre hizmet ettiğini fark edemediğinden heyecanını zaptedemediğinden
- Kavasoğlu kendi kendini yendirecek!..
Sözlerini Padişah huzurunda bağırırcasına söylediği işitilmişti.
Yarım dakika kadar süren bu karşılıklı sarma vaziyetini müteakip iki koca vücudun yuvarlandığı ve o ara pehlivanlardan birinin yağlı göbeğinin güneşte parladığı görülmüştü. Bu hareket o kadar çabuk olmuştu ki, parlayan göbeğin Kavasoğlu’nun mu, Keçeci’nin mi hemen kestirilemezdi.
Kavasoğlu, huzur güreşleri âdâbı veçhiyle ayağa kalkmış, divan durmuş, yenik olduğunu bildiği hasmının mağlûbiyetini kabul edecek hareketini bekliyordu.[4] Keçeci de her Türk pehlivanı gibi daha evvel açıldığını, kendinden daha yaşlı olan Kavasoğlu’nun iki elini af dilercesine öpmesiyle tasdik etmişti.”[5]
İsmail Habib Sevük’ün Türk Güreşi adlı eşsiz eserinde Kavasoğlu’nun henüz 19 yaşında yeniyetme bir pehlivan olan Cemal Yavuz’a 76 yaşında iken ettiği nasihat gerçekten de ibretliktir:
“Oğlum, pehlivanlığın sonu gelmez, esas mesleğin neyse onu bırakma. Bak ben Sultan Aziz’in bağışladığı köşkü satarak onun parasıyla geçiniyorum. Allahtan dileğim şu ki bu para bittiği zaman benim de ecelim gelmiş olsun. Tâ ki namerde muhtaç olmayayım.”[6]
Şekil 1 İsmail Habib Sevük Kavasoğlu’nu tasvir eden bu çizimi şu cümlelerle yorumlamıştı: “Üstünde kalkık yakalı siyah istambolin, başında fes, boynunun üstünde iri bir murassa nişan, sol yakasında ayrıca üç tane nişan daha, kıranta bıyıklarının gürbüzlüğünü göstererek sandalyeye kaya gibi endamını heybetle gere gere, öylem kurumlu oturmuş ki onu Tanzimat ricalinden biri sanırsın.”
[1] Bu anekdotu meşhur yağlı güreş hakemlerinden Cemal Yavuz İsmail Habib Sevük’e anlatmıştır.
Bknz. İsmail Habib Sevük, Türk Güreşi, Garb Âleminde Kasırga, Ocak Matbaası, 1949, s. 22.
[2] Bknz. İsmail Habib Sevük, Türk Güreşi, Garb Âleminde Kasırga, Ocak Matbaası, 1949, s. 23-24.
[3] Keçecili Kasım Tokatlı bir karakucak pehlivanıdır. İnsanüstü bir kudreti olan bu pehlivanın Kavasoğlu’nun da aralarında bulunduğu Pomak pehlivanlar tarafından zehirlendiği ve memleketine dönüp vefat ettiği dedikoduları mevcutsa da biz böyle bir şeye ihtimal vermiyoruz.
[4] Âtıf Kahraman, 1979 yılında Kavasoğlu İbrahim, Büyük Yaşart ve Kara İbo’nun mezarlarını görmek için gittiğinde bu bilgiyi Kavasoğlu tarafından saraya alınmış olan Piç Mustafa’nın oğlu Hasan pehlivandan işiten 1906 yılında doğumlu Mustafa Albayrak’tan teyit ettirmişti. Aynı yazıda güreşin 8 dakika sürdüğü bilgisi de mevcuttu.
Âtıf Kahraman, Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi I.Cilt, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989, s. 474.
[5] Bknz. Eşref Şefik, Baş Güreşler, İstanbul Matbaası 1958 s. 32-33.
[6] Bknz. İsmail Habib Sevük, Türk Güreşi, Garb Âleminde Kasırga, Ocak Matbaası, 1949, s. 243.